Bazen çok güzel geri dönüşler alıyorum yazılarımdan, beni oldukça mutlu eden... Bazen de gelen güzel yorumlar arasından bazılarını haketmediğimi düşünüyor ve madalyayı hakeden insanların boynuna takmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Tıpkı bugün olduğu gibi...

Çoğunluklu olarak blog yazılarımla, yaşam tarzımla ya da fotoğraflarımla ilgili aldığım övgüler arasında "hayranlık uyandırıcı" tabiri geçiyor. Çok güzel bir övgü ama bu övgüyü aslında çok daha hakeden birisinden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Kadınlar, kadınlar, kadınlar... Dünya'yı gerçekten kadınlar güzel kılacak sözü, beni hayat'ta umutlu tutan en büyük etkenlerden biri ve ne zaman ki bir hemcinsim mükemmel şeyler başarıyor olsa, gurur duyuyor ve heyecanlanıyorum.

İşte beni Türkiye'de yaptığı işler ile en çok heyecanlandıran birkaç kadından biri, Birgül Erken. Aktif bir edebiyat öğretmeni, Türkiye'nin en iyi kadın sualtı fotoğrafçılarından biri ve milli serbest dalıcı. Tam 40 yaşında, yani tam anlamıyla çoğumuzun depresyonun eşiğine gelip, artık yeni arayışlara çok da yönelmemeyi tercih ettiği bir dönem. Dürüstçe kaç kadın tanıyorsunuz, bu yaşta Dünya Şampiyonasına katılıp, kazanmayı hedefleyen. Hele ki iki senedir profesyonel olarak yaptığı bir spor için...
original1 Fotoğraf ile ilgiliyseniz şu deyimi hep duymuşsunuzdur : “Kuralları yık”. İşte geçtiğimiz günlerde bir fotoğrafçı kuralları tamamıyla yıktı, fakat farklı bir açıdan…

Vitaliy Raskalov, rus bir fotoğrafçı, sıradan biri değil, yüksek gökdelenlere, kulelere korkusuzca tırmanan isim yapmış bir maceracı. Çektiği fotoğraflar birer proje işi, yani bir geziye gitmiş ve kamerası boynunda asılı bir halde şipşak çekim yapan fotoğrafçılardan ayrı bir yerde yer alıyor.

Arkadaşlarıyla bir ekip halinde çalışıyor ve daha önce benzeri projelerle bir çok dünyaca ünlü gazeteye çoktan haber olmuş. Arkadaşları ile normal bir turist gibi Piramit’lere bilet alıp giriş yapıyor ve Piramit’Lerin kapanmasına yakın bir zamanda sfenkslerden birinin içine saklanıyor. Tüm alanın boşalması ve görevlilere yakalanmadan Piramit’in tepesine tırmanmak için 5 saate yakın bir sure gizlenerek bekliyor ve güvenli ortamı bulduklarında Piramit’İn tepesine çıkarak planladığı projeyi gerçekleştiriyorlar.

Bugün, Dünya Basın Fotoğraf Ödülleri’nde ödül alan fotoğraflara baktım ve içimde (aslında uzun zamandır olan fakat bekleyen) bir yazma isteği doydu. Malum bloğum sürekli oralak sorgulama yazılarıyla dolu ki, şimdiden söyleyeyim bu da bir sorgulama yazısı olacak, eğer fotoğraf çekiyorsan ve pohpohlama bekliyorsan hızla uzaklaş ey okuyucu!

Malum artık hepimizin Facebook’u ve Twitter’ı var ve bu organlarda kendi reklamını yaparken işin ayarını çıkaran facebook dostlarımız ise her geçen gün daha da artmakta. Birbirinden kötü fotoğrafların bir sanat eseri gibi sunulması, hiçbir sanatsal ya da teorik eğitimi olmayan insanların kendilerini guru ilan ederek fotoğrafçılık dersi vermeleri ve onların peşine takılanlar.

Diğer yanda ise yıllarca gerek eğitimi, gerek ise malzemesine zaman ve para yatırımı yapmış olan profesyonellerin, mesleklerinin her geçen gün daha az kazandıran bir hal olmasıyla karşı karşıya kalmasının zorlukları var.

Kaos ise hergeçen gün büyüyor  ve daha da çözülemez bir hal alıyor. Peki fotoğrafçılık mesleği neden bu kadar popüler oldu? Kimler profesyonel, kimler başarılı, kimler amatör, kimler sanatçı?

Hepimiz ailelerimiz tarafından başarılı bir kariyer, iyi bir eğitim gibi amaçlarla büyütüldük. Meslek seçimlerimize yönelirken çalışma saatleri, stresi, çalışma ücreti ve mesleğin geleceği gibi kavramlardan bihaberdik. Bildiğimiz Türkiye Üniversite gerçeği ve tıpkı müzik durduğunda kapılan sandalye oyunu gibi, tek amacımız ayakta kalmamak ve bir sandalye bulmaktı. Kimilerimiz oturacak o sandalyeyi bulamayarak, kendimize bir gelir kaynağı bulmak nedeniyle hizmet sektörünün çeşitli dallarına atıldık. Oyunu kaybedenlerin de, kazananların da karşılaştığı şey aynı oldu, sevmeden yapılan bir iş ve getirdiği stres.

Her geçen gün daha fazla strese maruz kalındı, para bir yaşam aracıydı ve bu aracı sağlamak için o  iş yapılmalıydı ve bu iş yapılırken hep bir kaçış noktası hayal edilmeliydi. Bugün, işte yeteneği ve eğitimi olmadan kendini fotoğrafçı ilan eden herkesin durumu budur.

Eğitimi olup da iyi-kötü fotoğraf çeken herkese saygım vardır, çünkü bunu tamamıyla profesyonel anlamda para kazanmak üzerine yapmaktadırlar. Diğer yandan eğitimi olmayıp da, alaylı dediğimiz tabirle kendini geliştirmiş ve profesyonellerin teknik ve sanatsal kalitesinde fotoğraf çeken herkese  yine apayrı bir saygı duyarım. Fakat bu iki niteliğe de sahip olmayanları sadece arayışçılar olarak tanımlarım.

Bu yaşa kadar edindikleri kimliklerden tam anlamıyla memnun olamamış ve hala arayışını sürdüren gezginlerdir onlar. Aradıkları şey para değil, mutluluk ve takdir edilmedir. Elbette ki para kazanmayı ve kazandıkları paranın hayatlarını sadece buradan kazandıkları parayla devam ettirmek en çok kurdukları hayaldir. Genelde portfolyölerinde bulunan fotoğrafların tamamına yakını eş-dost’un çekilmiş ve karşılığında ödeme talep edilmemiş fotoğraflarından oluşur.  İki-üç sene kadar fotoğrafçıyım mesleği ile gezilir, bakıldi ki faturalar ya da ev kirası bu yöntemle ödenemiyor, başka bir kimliğe doğru yol alınır.

Profesyonel fotoğrafçılığın dışında, işin sanat kısmına ise kendi başına bir yazı konusu aslında  ki burada çok kısaca değineceğim. Okuldayken storyboard hocamız Ayla Hanım, TRT2’de şipşak resim yapan Bob Ross amcamızın yaptığı şeylerin sanatla bir alakası olmadığını ve Bodrum’da şipşak portre çizen sokak ressamlarından farklı bir şey yapmadığını söylediğinde tüm sınıf olarak çok şaşırmıştık. Ama zaman geçip de öğrenilerim arttıkça buna bir de deneyimlerim eklendiğinde hocamın tam olarak neden bahsettiğinin iyice farkına vardım. Sinema yapma hayalleriyle ilerlerken, birden görsel iş dünyasının realitesiyle karşılaştığımda kafamdaki kavramlar iyice oturmaya başladı. Başarılı bir şekilde görsel sanatlar bölümünü bitirmiş ve bir sanatçıda bulunması gereken donanıma sahip bir çok insan profesyonelce işlerini yapmakta ve sanattan en ufak iz barındırmayan projelerle hayatlarını sürdürmekteydiler. Yolun karşılıklı iki tarafında olanlar birbirlerini saygıyla karşılamaktaydılar.

İşte fotoğrafçılıktaki durum da budur. İki taraf da teknik olarak tüm hakimiyete sahiptir. Yolun bir tarafındakiler müşteriye çalışır ve bunu yaparken sanatsal kaygıları göz ardı etmez; diğer taraf ise sadece sanat’a çalışır.
http://derinlerdebirukala.com/?p=415

Yeni yazı.

Derinlerdebirukala.com'dan blogu takip etmeye devam edebilirsiniz. Sharm'dan Sevgiler.
 
Modern çağın mesleği diye bir terim vardı ya yakın geçmişte, bu da 21 yüzyılın şu demlerinde kamerası olan her dalıcının kendine biçtiği yeni popüler kimlik…Sualtı fotoğrafçısı… Modernizm'in dibini gördüğümüz bir zaman dilimindeyiz, fakat modernizm bizi daha özgür ve egolarımızdan arınmış kılacağına, kastlaşmayı modernize ederek daha da baskınlaştırıyoruz. İşin acısı hepimiz bu iğrenç kastlaşma sisteminin inşacısıyız ve bundan hoşnuduz. Ne kadar eğitimli olduğumuzu, ne kadar kitap okuduğumuzu, dünya müziğini yalayıp yuttuğumuzu, Türkçe ’ye ya da İngilizce’ye ne kadar hakim olduğumuzu, buna hakim olamayanlara tüh-kaka diyerek gösteriyoruz. Bu tüh-kaka dediklerimizi basamak yaparak bir yükselme sağlıyoruz. Yıl 2012, tamam Mars’a öğlen yemeği yemeğe gidecek kadar gelişemediysek de, fena bir noktada değiliz, süper silahlar, gazlar falan yapıyoruz. Uluslararası politika diye harika bir canavar yaratmışız, yani beklentilerimiz büyük olmalı. Mühendis Ahmet Bey diye taşıdığımız kimlikleri Ahmet’e çevirme zamanımız çoktan gelmiş, geçiyor. İşte bu modernite ve popüler trendlerin çaldığı (halbuki o kimlikleri sağlamak için ne çabalar verdik değil mi) mesleki kimliklerimizin yenilerini oluşturmaya çoktan başladık. Mesleklerimiz yerine, hobilerimizi kimliğimiz yaptık. Sosyalitemizi parlatacak harika uğraşlara başladık, hobi zengini olduk. Buraya kadar her şey güzel ilerlerken birden kavram karmaşaları başladı. Sosyal statülerimizi parlatabilmek için önce brövelerimizi taçlandırarak dalış lideri ardından da eğitmen olmaya başladık. Gerekli miydi? 2 yıldız dalıcı olarak dalmak neden yetersiz geldi bize? Sorular ve cevabı içinde barındırıp soru işaretiyle biten cümleler uzar gider. Sonunda da profesyonelleştirebildiklerimizden mi, yoksa profesyonelleşemeyip profesyonelce davrananlardan mısınız tartışmaları başlar. İşte tam sırası, hadi sorun kendinize, siz profesyonel sualtı fotoğrafçısı mısınız? Önce bakalım profesyonel ne demekmiş : “Bir işi kazanç sağlamak amacıyla yapan (kimse), amatör karşıtı.” Cevap gördüğünüz gibi açık ve net, bir işi bir profesyonel gibi yapmanız sizi profesyonel yapmıyor. Mesela bir amatöre göre çok daha kötü fotoğraf çekebilirsiniz ama gelirinizin yarısından fazlasını fotoğraf çekmekten kazanıyorsunuzdur, işte bu sizi mesleki olarak fotoğrafçı yapar, ama sizden daha iyi fotoğraf çeken amatör, amatör fotoğrafçı olarak kalır. Aslında her şey normal, fakat Türkçe’de amatör kelimesi ile acemi-beceriksiz kelimesi aynı anlama sahip olduğundan, insanlar kendilerini amatör olarak nitelendirmek istemiyorlar. Amatör olarak fotoğraf çekiyorum’un anlamı, para kazanmak için değil sadece zevk için demek olurken; aslında çok yetenekli değilim anlamına da gelebiliyor. Mesela, profesyonel olarak dalış eğitmenliği yapmayan birine sen amatörsün dediğinizde, bu hakaret olarak algılanıyor. Halbuki bunu meslek olarak yapmıyor ve gelirinizi bundan kazanmıyorsanız siz amatör bir dalış eğitmenisiniz ve bunun bir işi ne kadar iyi ya da kötü yaptığınızla hiçbir alakası yok. Evet birçoğumuz sualtı fotoğrafı çekiyoruz ve hepimiz dalıcıyız. Ama hepimiz profesyonel değiliz ama bu ne fotoğraflarımızı kötü yapar, ne de bizi kötü dalıcı yapar.
Yeni yazı
http://derinlerdebirukala.com/?p=331&preview=true


Bazen dalışların ve fotoğraf çekmenin monotonlaştığı anlar olur, sürekli aynı balıklar, aynı mercanlar, aynılaşmanın getirdiği sıradanlık ve sıradanlığın sıkıcılığı diye liste uzar, uzar da gider. Böyle zamanlarda sizi dürtecek bir uyarana ihtiyacınız olur, benim için o uyaran daha önce hiç görmediğim bir balığı görmektir. İşte böyle günlerin birisinde; gözbebeklerimi pörtletircesine, ölü mercanların artık bir kaya formuna dönüştüğü yapılarda, yeni ve küçük olan bir şeyler bulmaya çalışırken, içimdeki sessiz çığlıkların “eureka, eureka” diiye evrene karışmasını medet umuyordum. Tam da bu duyguların içindeyken, birden heyecan, mutluluk, kalp atışlarının hızlanmasıyla birlikte şanslı günde olduğumu anladım. Gözlerim ve ben bayram sevinci yaşamak üzereydik!.. Ama o da ne, saniyeler ile beraber bakış açımın da değişmesiyle beraber bayram sevinci yerini hayal kırıklığına bıraktı. Birkaç saniyelik bir yanlış anlama, bana sanki boynuzları olan cüce bir gobi ile karşılaştığım ve bu türü kitaplarda bile görmediğim hissini yaşatmıştı. Biraz daha iyi bir fotoğraf çekebilseydim, bu balığın boynuzları olan bir gobi olduğuna insanları inandırabilirdim bile… Eğer baktığım konumu değiştirmeseydim, inandığım bu antenli gobi gerçeğini benden kimse alamazdı. Dalış bitip, üstünden günler geçmesine rağmen bu fotoğraf ve yanılsama hiç aklımdan çıkmıyor, çünkü bana hayatın içindeki yanılsamalarımızı, kutuplaşmalarımızı ve çatışmalarımızı hatırlatıyor. Hele ki gün geçtikçe daha da kutuplaşan ve bu kutuplaşmaların iyice çatışmalara dönüştüğü şu günlerde hepimizin biraz da olsa dünyayı ve bizim gibi olmayan insanları daha iyi anlamaya ihtiyacı var. Olaylara sırf bizim gibi bakmadığı ve farklı değer yargıları taşıdığı için, karşı tarafa kin duymak, onu yargılamak ya da yargısını değiştirmeye çalışmak aslında bizim insan yapısıyla ilgili çok da bir şey bilmediğimiz anlamına geliyor. Paradigma kelimesini duymuşsunuzdur, hatta anlamı hakkında da bilginiz vardır. Doğan Cüceloğlu’nun tanımlamasıyla “Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını algılayıp yorumlamasında etkili olan tüm faktörleri kapsar. Algılama, yorumlama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sisteme algı düzeneği ya da paradigma adı verilir. Paradigma, farkına varmadan taktığımız bir psikolojik gözlüktür; iç dünyamızı olduğu kadar dış dünyamızı da bu gözlük aracılığıyla görürüz”. Şimdi bu uzun tanımdan bir şey anlamadıysanız, çok daha kolay olan bir tanımı geliyor "paradigma, baktığınız gözlüktür ve bu gözlük kişiye özeldir, hayatı boyunca karşılaştığı tüm etkenlerin oluşturduğu bir gözlük". Yani kimimiz köpekbalıklarını canavar olarak görür, kimimiz ise onların okyanusun imparatorları olup büyüleyici canlılar olduğunu düşünür. Bu iki düşünce biçimi de paradigmadır. İki farklı düşüncenin sahibinin doğduklarından itibaren yaşadıkları, okudukları, öğrendikleri,karşılaştıkları sonucunda oluşan bakış açılarıdır. Çok basit bir matematiği vardır, paradigmalar bakış açılarını, bakış açıları ise davranışlarımızı oluşturur. Dinden, siyasete, hayvan sevgisinden, herhangi başka bir konuya kadar olan tüm karşıtlıkların sebebi, işte bu paradigmadır. Yani anlamamız gereken tek bir şey vardır, bizim gibi düşünmeyen bir kimsenin paradigması farklıdır ve o paradigmayı, doğduğundan beri karşılaştığı etkenler belirlemiştir. Tıpkı bizim karşılasıp da etkilendiğimiz etkiler gibi… Hangi aileden geldiğimiz, büyüdüğümüz çevre, öğretmenlerimiz, arkadaşlarıımız, okuduğumuz kitaplar, günlük yaşadığımız olaylar, her şey ama değişimi sağlayan her şeyin sonucunda paradigmamız oluşmuştur. Paradigma gerçeğini algıladığınızda ise; bir insanı yargılama ya da o insanın dünyaya bakış açısı yüzünden ondan nefret etmek gibi bir şey söz konusu olamaz. Çünkü tıpkı bilimde olduğu gibi hayatın içerisinde de uygulanması gereken formul şudur: Bakış açıları birer karşılaştırma modelleridir ve doğru ya da yanlış olduklarından bahsedilemez. Yani kıyaslama değil, karşılaştırma yapılır. Tıpkı bilimde paradigmaların doğru ya da yanlış olarak sınıflandırılmayıp, üstün gelen paradigmanın geçerlilik kazanması gibi ve daha sonra kendisinden daha üstün gelen bir paradigma ile geçerliliğini yitirmesi gibi… Hani bir gün, dünya güzel bir yer olacak düşüncesi var ya! İşte insanların paradigma gerçeğini anlayıp da, olaylara sırf kendileri gibi bakıp-yargılamayan; aksine kendilerinin hiç hoşlanmadığı bir görüşe sahip olan insanlardan, hiç tanımadan nefret etmeyi durduklarında, işte o gün dünya daha güzel olacak.


Denizden uzakta doğdular; tutsaklar ve denizi göremeden ölecekler… Bir deniz canlısına bundan daha büyük eziyet yapabilir misiniz? Peki ya bu eziyete ortak olabilir misiniz?
Hani bir yere yardım söz konusu oldu mu, o yardımı yapmaktan kurtulmak için kullanılan meşhur bir deyim vardır “Herkes önce kendi kapısının önünü temizlesin” diye… Madem yıllarca bu deyimi kullandık, işte gün geldi ve kendi kapımızın önünü temizliyoruz. Dalgıçlar, denizseverler, yüzücüler, yelkenciler ve dahası… 6 Kasım’da kendi kapınızın önünü temizlemek için, ben de bir şeyler yapabildim demek için, sonradan pişman olmamak için, içinizin huzur bulması için, kendinizi iyi hissetmek için, bir organizasyonun içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak için, çok sevdiğiniz deniz canlıları için, çok sevdiğiniz deniz canlısı olup da denize hasret doğup-büyümüş yunuslar için…

7  Kasım ve 8 Kasım 2011 tarihinde Ortaca ve Dalyan’daki etkinliklere katılabileceğiniz gibi, eğer koşullarınız oraya gitmeye elvermezse bulunduğunuz bölgede kendi etkinliğinizi düzenleyip yerel basını çağırarak destek verebilirsiniz. Buradaki en önemli nokta etkinliklerimizin sesini duyurmak, yani yerel ya da ulusal olan medyayı düzenlenen eylemlerden haberdar etmek, yoksa kendi çalar-kendi oynar gibi bir durumla karşı karşıya kalmış oluruz. Yani bir grup toplandık, hadi suyun altında posterlerimizi açalım dediğimizde, bundan bizden başkası haberdar olmayacaksa, yaptığımız etkinliğin çok da faydası olmayacaktır. Hızlıca google efendi’den bulunduğunuz bölgedeki gazete ve dergilerin, varsa televizyonların numara ya da e-mail adreslerini bularak iletişime geçebilirsiniz.

(Organizasyonla ilgili daha detaylı bilgilere ulaşmak için
Sualtı Gazetesi Editörü : Ege SAKİN
0507 510 23 30 / egesakin@gmail.com)
Şimdi konu açılmışken bir de işin bir diğer boyutlarından söz etmek istiyorum. Öncelikle bu sadece yunuslar için yapılan bir eylem değil, tüm tutsak deniz canlıları ve korunmaları gereken Caretta Caretta’lar için yapılıyor. Organizasyonu düzenleyen ekip, dünyada korunması gereken tek canlıların sadece deniz canlıları değil korunmaya ihtiyacı olan tüm canlılar olduğunu düşünüyor. Yani sadece yunusları değil koskoca bir dünyayı umursuyorlar.

Son zamanlarda, yunusların The Cove filminden sonra popülerleşmesi ile insanların popülerlik uğruna bu etkinliklere ilgi gösterdiği ile ilgili kimi fikirler oluşmakta. (Zamanında medyada – ratingin tavan yapması gereken alanlarda) çalıştığım için rating nedir ve getirileri nelerdir oldukça iyi bilen biriyim. Ayrıca tv işlerinden önce belgesel projelerde de çalıştığım için belgeseli de yeteri kadar biliyorum )The Cove’a eleştirel yönde bakabilirsiniz, fakat getirilerini asla inkar edemezsiniz. Koskaca bir kitle bu popülerlik sayesinde Yunuslar’ın tutsaklığından ve yapılan katliamlardan haberdar oldu, filmi izledikten sonra bu tesislere adım atmamaya kararlı insan sayısındaki değişim küçümsenecek gibi değildir. Yani birileri kendini starlaştırabilir, kimi kurumları daha fazla öne çıkarır, kimisini çıkarmaz, yapımcılar bu belgesel üzerinden kar yapar-yapmaz. Olaylara bu noktadan bakamayız, The Cove yapması gerekeni yapmış ve bir belgeseli memur Ahmet’e de, üst düzey yönetici Caner’e de, üniversite öğrencisi Ayşe’ye de izlettirebilmiş ve vermek istediği mesajı iletebilmiştir. Bunu rating kurallarına uyduğu için becerebilmiştir. Bu nedenle filmin içindeki starlaşmaya, rating adına izlenen yollara kızmak, sonucu gözden görmezliğe benziyor.

Gelelim bir diğer soru işareti? Bu kadar efor neden sadece Yunuslar için?
Öncelikle bu eylem sadece Yunuslar için değil, Tutsak deniz canlıları ve Caretta Caretta’lar için. Eğer bu etkinliğin baş organizatörlerinden Ege Sakin’in facebook sayfasına bir göz atarsanız, bu kadar eforun sadece deniz canlıları, ya da popüler Yunuslar için değil tüm canlılar için sarfedildiğini fazlasıyla görürsünüz. Pis-kaka diye hiç sevmediğimiz yaban domuzları için Ege’nin sarfettiği çabalar ayakta alkışlanacak cinstendir. Bizler sadece hayatın kolay ve suya sabuna az dokunur taraflarında olduğumuz için  tüm olup biten etkinliklerden bihaberizdir. Hem tüm bu olup bitenlere sessiz kalır, bir de üstüne bir güzel nutuk çekeriz “insanlar ölüyor, siz hayvanlara yemek derdindesiniz” diye. Bizler, açlıktan ya da savaşlardan ölen insanlar için hiçbir şey yapmaz iken, bir de dünyayı bir yerinden iyiye doğru değiştirmeye çalışan insanlara bilgiçlik taslamakta üstümüz yoktur. Eee madem bu kadar kendi kapısının önündeki pislikten fazlasını temizlemeye meyilli olmayan insanız; o zaman konu deniz canlıları, dalgıç olan da bizleriz. Kapı da bizim kapımız. Yani 7 ve 8 Kasım’da aktif olması gereken kişi sensin ey dalıcı! Mesajı aldın, yerine ulaştır.

Peki her yemek tarifinin sonunda olduğu gibi yemeğimizi afiyetle yedik, bitti mi diyeceğiz sonunda, elbette ki hayır. Artık bir aktivistsin, bir sonraki görevinde muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki kanda mevcuttur. Madem artık bir özgürlük savaşçısısın, o halde ilk görevin tutsaklığın olduğu yerlerden uzak durmak. Milyonlarca dolarların döndüğü, özgürlükle alakası olmayan akvaryum dalışları artık senin için de bir hapishanedir.”Uzaklara gitmeye gerek yok, köpekbalıklarını ayağınıza getirdik zihniyetinden uzak dur”.
Senden dünyayı değiştirmeni değil, kendi içindeki dünyayı değiştirmeni bekliyoruz.


Özlü bir söz, ya da ne bileyim Cemal Süreya’dan “Her ölüm erken ölümdür” yahut benzeri bir alıntı ile söze başlamak gelmiyor içinden… Canımın bir parçasını kaybettim, içim acıdı, daha kütüsü içimi acıttılar, çünkü Bruce sokakta zehirlenerek öldü, öldürüldü. Kızgınım! Birileri, sırf bahçelerine işemesinler, çöplerini karıştırıp-dağıtmasınlar, geceleri havlayarak uykularını kaçırmasınlar diye sokakta yaşamaktan başka hiçbir günahı olmayan canlıları katlediyor. Kafamdaki tüm sorular zalimlikle ilgili bugünlerde, çocukların açlıktan ölmesinin de, kadınların tecavüze uğramasının da, insanların deolojik fikirlerinden dolayı özgürlükleri ve sevdiklerinden ayırılmasının da, hepsinin arkasında bir zalimlik yok mu! Bu yazı sorgulamalarım için değil, sadece kedisini kaybedip de benim gibi bir çaresizlik yaşayanlara yardım etmek için yazıldığından, hızla konuya doğru yol alıyorum, yoksa paragraflarca sorgulamalarımı okumak durumunda kalacaksınız. Kedinizi ya da başka bir evcil hayvanınızı kaybettiyseniz, şehir hayatının tam içinde, betondan bir dünyada yaşıyorsanız. Bahçeniz yoksa ya da sadece ortaklaşa kullanım alanı olan bir bahçeniz varsa, yahut doğru yer neresi bir türlü karar veremiyorsunuz işte size bir alternatif. Çölde yaşadığım ve yaşadığım yerde bırakın hayvanlar için, insanlar için bile bir mezarlık olmadından, Bruce’u nereye gömeceğim tam bir mesele haline gelmişti. Kendime ait bir bahçem olmadığı için bahçe alternatifim de yoktu. Buradaki tek alternatif çöle götürüp, gömmek idi, fakat köpeklerin ya da tilkilerin toprağı kazıyarak Bruce’u tekrar dışarı çıkaracağı gerçeği vardı ve bu gerçekleşsin istemiyordum. Hızlıca bir araştırmanın içine girdim ve nihayetinde çözüme de ulaştım. Eğer kedinizi gömecek yer sıkıntınız, bunun yanısıra da bir terasınız var ise; İhtiyacınız olanlar - Minimum 50 cm derinlikte ve araba lastiği genişliğinde bir çiçek saksısı - 20 kilo toprak Saksının ¼ ünü toprakla doldurduktan sonra, kedinizin bedenini saksının içine yatırın ve geri kalan toprağı saksı dolana kadar doldurun. Saksının üst kısmına çiçek de ekebilirsiniz ama çiçek ekme için bir aylık sürenin geçmesini tavsiye ederim.



Gelelim sonuçlara; böceklenme, ya da bir koku ile karşılaşmadım. Mısır’da yaşadığım ve yılın en sıcak döneminde olduğum şu günlerde saksı hiçbir şekilde koku vermemekte. 50 cm’lik derinlik, topraktan kokunun çıkmasını başarı ile engellemektedir. Saksının içinde olacak kurtlanmada bir ay bir zamanı bulmadan bitecektir, bu konuda bir endişeniz olmasın, saksıdaki tüm kurtlanma kara sineklerin yaşam döngüsünden ibaret. Yaşam döngüsünü başarıyla tamamlananlar sinek olarak uçup, gideceklerdir. Yalnız bir köpeğiniz varsa ya da saksınıza ulaşan bir köpek olursa saksıyı eşecektir. Hatta eğer kedinizi ya da köpeğinizi bir bahçeye gömdüyseniz, mutlaka üstüne büyük ve ağır bir saksı koymanız, köpeklerin toprağı eşmesini engellemek için iyi bir yöntem olacaktır. Bahçeye yapacapınız bir gömme işlemi için 60 cm civarı bir derinlik yeterlidir. Ayrıca, ölü bedenin direk toprağa teması halinde çürümenin hızlanmasına yardım edeceksinizdir. Bu yüzden plastik ya da karton bir kutuya koyarak gömmek yerine, direk toprağa gömmek tavsiye edilir. En önemli ayrıntılardan bir diğeri de, ölüm gerçekleştikten sonra hızlıca gömmek zorunda değilsiniz, önce düşünüp-sağlıklı bir karar verecek kadar fazlasıyla vaktiniz var. Bu yüzden de kendinizi bir koşuşturmaca işine sokup da ani kararlar vermeyin. Gömdüğünüz yerin ertesi günlerde başka bir canlı tarafından kazılmasını istemiyorsanız, hem yer seçimini doğru olarak yapın, hem de derinlik için minimum 50 cm bir mesafe kazmalısınız. Ben Bruce’u kaybettiğimde google’da türkçe yazılı hiçbir kaynak bulamadım, ingilizce bildiğimden şanslıydım ve gerekli kaynaklara ulaştım. Bu yazı belki birilerinin işine yarar maksadıyla yazıldı. Umarım bir gün bu zalimce olan zehirlemeler son bulur, tıpkı diğer tüm zalimlikler gibi…
Bundan sonra blog yazılarıma http://derinlerdebirukala.com/ adresinden devam edeceğim. Oraya da bekleriz :-)



Görsel sanatlar ile az-çok ilgisi olan herkesin bildiği bir terim vardır ki, o da “Bakmak ile görmek arasındaki fark”tır. Kendisine de selam olsun, bundan yıllar öncesinde Aytuğ Aydın diye bir Kurgu Yönetmenliği  hocam vardı. Kendisinden öğrendiğim en önemli ders (o zaman kendisi  de en önemlisinin bu olduğunu söylerdi) bu olmuştu. Geçmişteki iş deneyimlerim bir yana, bugün hayattan ve hayatın sanata yansımasından bir tat alabiliyor ve bir şeyler anlayabiliyorsam, bunun en önemli etkisi Aytuğ Bey’in bu ikisi arasındaki farkı anlayabilmemizi sağlamış olmasıdır.

Geçmişe selam çakarak yaptığım bu girişten sonra bugünkü konumuza geçmek gerekirse, başlıktan da anlayabileceğiniz üzere Sualtında Soyut Fotoğrafçılık, bir diğer adıyla Abstract Fotoğraf...



Biz insanoğlu gerçekten de tuhaf varlıklarızdır. Şöyle bir araştırma yapsak (ki ne gerek var yapmaya bir yerlerde yapılmışı mutlaka vardır)köpekbalığından mı korkarsınız yoksa hırsızlardan mı diye, sonuç kesinlikle köpekbalığı olacaktır. Hatta bu cevabı verenlerin içinde denize hiç ayak basmamış insanlar bile olacaktır.
Yurdum insanı, dört bir yanı kapkaçcı, tinerci, tacizci ile çevrilmiş; hırsızlar tarafından girilmedik ev nerdeyse kalmamış olmasına rağmen, bir köpekbalığı fobisi tutkusuna sahiptir. Alışılmış ve bilindik olanın korkusu, şehir insanının hayatına girmiş ve sıradanlaşmıştır. 1975 yılından beri eskimeyen, trendini kaybetmeyen tek bir korku varsa  o da “Spielberg hediyesi Köpekbalığı Korkusu”dur.

Powered by Blogger.